11 Ekim 2013 Cuma

Ve ekler Nazım Hikmet; Herkese selam, sana hasret

Sana yazılmış onca cümle,
Senin için dökülmüş onca gözyaşı,
Sana hiç sarılamayan ben,
“birdaha ona yazmayacağım” diye kendi kendime verdiğim sözler,
Birde anılar, yaşanmışlıklar…

Hiç benim olmayan birinin bendeki yeri dolmayacak mesela hiç, mesela hiç ona baktığı gibi bakamayacak bana, ona sarıldığı gibi sarılamayacak. Abi bana en çok koyan ona bi defa bile sarılmadan bu kadar derinden hissetmem, âşık olmam. İnsan hiç sarılmadan, öpmeden sever mi birini? Ben sevdim,  ben çok sevdim.  Tüm unutmuşluk boşa gidiyor işte bir anda, bi şarkı, bi yer, bi bank… Lan belediyenin bankı amk, niye bana bu kadar ağır duygular yaşatıyor?  Niye bütün yaşanmışlıkların teker teker gözümün önünden geçmesini sağlıyor?  Sende mahsur kalmışım işte…  Yoruldum artık güçlü olmaya çalışmaktan, her gece unutmaya çalışmaktan ve her sabah yeniden hatırlamaktan… Sonbahar da geldi, yine çok acıyor canım. Tesadüf işte, her sonbahar acır benim canım,  sonbahar değil içerideki boşluk acıtır. Açım, midem gurulduyor bi’şey yemeye çok üşeniyorum, gözlerim de yanıyor zaten.  Gözlerimin acısı, açlığımı bastırıyor mide gurultusu falan kalmıyor, hissetmiyorum bile. Ki konumuz şuan benim açlığım değil, yanan gözlerim de değil.


“Kendime söz verdim, ağlamıyorum, ağlamayacağım… Sadece biraz… Sadece biraz sensizlik kaçtı gözlerime…”

6 Ağustos 2013 Salı

Ağlamıyorum,  gözyaşım akmıyor diye duygusuz damgası vuruyorlar. Hiç düşünmüyorlar ki zamanında çok ağladığımdan, her duyguyu çok yoğun yaşadığımdan hissedemiyorum.  İçini bilmeden, duygu ve düşüncelerini anlamadan yorumluyorsunuz ya ondan nefret ediyorum en çok. Abi bi’düşün bu kız içinde neler yaşıyor, belki kimseye anlatamıyor. Sırf güçlü gözüksün,  duygu sömürüsü yapıyormuş gibi olmasın diye her şeyi içine atıyor.  Ama şöyle bi yaşadıklarıma bakınca cidden güçlüymüşüm lan, güçlüyüm ben diyorum kendime.  Bu sefer her zamanki gibi kandırmıyorum da kendimi.  Abi bu gece ben Dope dinleyip headbang yapacaktım, nasıl Ali Atay’a geldi müzik listem bilmiyorum. Sonra işte gerisi kalem kâğıt. Bazen en iyi hayata bağlayan kâğıt kalem değil mi ya sizce de? Yoksa bitek beni mi mutlu ediyor bunlar? Ha birde gökyüzü var.  Alışık olmadığımdan “sevmiyorum, unuttum” konulu yazılar yazmakta pek usta sayılmam.  Çünkü ben hep “seviyorum, çok seviyorum” derdim.  Öyle başlardım cümlelerime ama galiba sana artık son vedam olacak bu, senin için ayırdığım son gece, son sayfa, son emek. Hatta belki son satır. Ama yayın bunu çok acil; uzaklardan çok uzaklardan, benden sana son veda...
Sen 2 yılımı sikip atan adam,
Sen benden sonra hiçbirşey olmamış gibi yoluna devam eden adam,
Sen kalbimde, bileklerimde derin yaralar bırakan adam,
Sen o çok satılan kitapta ön,  ayrılan iki hayat arasında son söz ,
Sen her seferinde tabir olarak “adam” dediğim adam kılıklı erkek;

-         Senden sonra çok yağmur yağdı bende, senin o 2 günde sikip attığın, ardından “hiç sevmedim” dediğin 6 aydan sonra benim kalbim hep sonbaharı yaşadı. Yeni yeni ilkbahara çıkıyorken ben, nende yaşadığını belli ediyorsun?  Neden sevmediğim halde aklıma girip “zaaa sevmiyor olabilirsin ama bu hayatını sikmeyeceğim anlamına gelmez xDDDDD” diyorsun?  Abi çocuk haberi olmadan düzenimi sikiyor amk, kaldı ki haberi olsun. Böyle bir şey olacağını hiç tahmin etmediğim halde yaşadıklarımdan çok büyük dersler çıkardım,  öğrendiklerime değmeyecek acılar yaşamama rağmen çıkardığım dersler beni de olgunlaştırdı.  Yaşadığım acılar olgunlaştırdı beni, sen olgunlaştırdın. Mesela artık her şeye çabuk kanmıyorum, çünkü mutsuz insanları, hayata kuşkulu güvensiz gözlerle bakan insanları kandırmak çok zordur herkes bilir bunu. Bu yaşta nefret eder mi, bıkar mı insan her şeyden? Bazen en çok “bu yaşta”.  Ben bunları yaşarken ağlamadım, ben senin acılarınla büyürken kalbim de kırılmadı. Ben sadece tiksindim, hayattan tiksindim, senden tiksindim, şarkılardan tiksindim.  Tekrar aklına gelmesin diye en sevdiğin şarkılardan vazgeçmek nasıl bir şey biliyor musun sen?  Pardon, onları ben yaşamıştım, nerden bileceksin adam.  Yine “adam” diyorum, bendeki ağız alışkanlığı galiba, adam olduğundan falan değil. Çünkü adamlar sözlerini tutarlar, senin olmayan adamlığını sikeyim ben ya,  şuan adın dilime değse midem bulanıyor ama kaldı ki senden nefret edemiyorum. Çünkü insanlar nefret ettikleri insanları bile bi’nebze olsa da önemserler. Ben senden nefret bile edemiyorum işte.  Ben edemediğim için de en yakınlarım ediyor, Nurşah ediyor.  Sen benden nefret ediyor olabilirsin, olsun. Ancak mutlu olurum ben buna, sende bir yer kaplayabilmişim sonuçta şu 2 yılda. Ama sen bende o bile değilsin artık galiba. Geçmişte her şeyim olduğunun yadırganmadığı gibi şuan “sevdiğim çocuk” olarak bile kalamayışını yadırgamamak lazım. Hayat bu, “gün gelir devran döner” diyorlardı galiba 

28 Temmuz 2013 Pazar

Siz bunu okurken nerede olacağım bilmiyorum ama ben şuan bu yazıyı saat 05.00 civarı, balkonda kulaklığımla oturup gökyüzünün o muhteşemliğini, geceden gündüze geçerken ki  süferliğini izlerken yazıyorum. Gökyüzünü kıskanır oldum artık herkesten, yağmurun sesi sizin olsun ama gökyüzünü bana bırakın. Gün içinde ne kadar çok çeşit çeşit varlığa "keşke şu olsam" diyorum tahmin edemezsiniz. Şuan da gökyüzüne diyorum. Ama farklı bi şekilde, daha içten. Uzun zamandır yazmıyormuşum, yaşamıyorum ki ben ne yazayım? Yazmam için yaşamam, hissetmem lazım. Ben hissetmiyorum ne yazayım? O yüzden sırf yazmayı özlediğim için, sadece fiziksel olarak yaşadığımı belirtmek için yazıyorum.

18 Haziran 2013 Salı

Çünkü hep bi yanım eksik kalacak, onca emek verdiğim aşkı bitirmekte tereddütlü kalacağım, çünkü artık gözlerim daha fazla dalıyor, çünkü artık daha fazla anlaşılmazım. Bugün ikimizdik, bi’ara yanımızdan geçen küçük çocuklar topluluğunu saymasak sadece ikimiz. Boş ve sessiz bi kolidor, ben önde yürüyorum sen arkada. Nefesini duyabiliyorum, hissedebiliyorum.  Arkamı dönemiyorum, yüzüne gözlerine bakamıyorum. Hatırlamaktan korkuyorum belki, beklide unutamamış olmaktan. Sonra diyorum içimden “aah eski sevgilim ah” diye.  Bi an “eski aşkım, eski canım” demeye yelteniyorum, dilim varmıyor sonra. Sonrası yok işte, senden sonrası yok.  Artık her şey tereddütlerle dolu.  “Unutamamış mıyım acaba” “acaba tekrar hatırlar mıyım” “acaba umut varsa öldürdüm mü”  gibi “acaba” larla dolu her şey. Tam unuttum derken çıkma karşıma, bi şarkı seni, bizi hatırlatmasın. Sonrası yaman oluyor çünkü.  Her şey kabuk tutan yaramın kanamasıyla sonlanıyor çünkü.  Ama biliyor musun artık özlemiyorum hiç, kıskanmıyorum da. Alışmak değil de galiba iyileşmek oldu bu. Çünkü insan neye alışır ki? Acıya mı? Daha fazla acıya mı? Evet, galiba benimki iyileşmek oldu, hem artık özlemediğim gibi sensizliğe sövmüyorum önüme bakıyorum. Dediğim gibi iyileştim galiba. En kötüsü de ne biliyor musun tam iyileştim, artık sevmiyorum derken kendimi hala sana yazıyor, senin hakkında yazıyor olarak bulmak. Neden yazıyorum peki hala sana? İşte bunu gerçekten bilmiyorum.

20 Mayıs 2013 Pazartesi

Gökyüzü yine masmavi, bugün de kuşlar uçuyor. Bende mavinin derinlerine dalabilmek için, biraz huzur için balkonda konaklıyorum. Biraz uzaklara bakınca deniz de gözüküyor, ara ara da ağaçların yeşillikleri. Ama hiçbiri içimdeki bu daraltıyı, bu baş ağrısı gibi vuran sızıyı dindirmeyi bırak, azaltmaya bile yetmiyor. Sonra düşünüyorum umurumda bile olmayan adı geçtiğinde omuz silkip "banane yaa" dediğim insanların moralimi nasıl bu kadar bozduğunu. Yada nasıl bu kadar çevremi, beni hayatımı etkilediğini. Dostlarımı etkilediğini. Bi'an bu daraltıdan, sıkıntıdan kurtulup Duman eşliğinde bulutların ne kadar mükemmel olduğunu düşünüyorum. Sizce de öyle değiller mi? Peki onca insanları hayal kurmak için bi'araya getiren, mavi cennetin içinde çok saf duran bulutların hiç derdi tasası yok mu? Yok tabi. Ama eğer onlar da bizler gibi doğup, yaşayıp ölüyorlarsa onlarında acı çekmesi gerekmez mi? Bu "acı" sadece insanoğluna özgü birşey mi? İşte bu yüzden tekrar bulut olmak, gökyüzü olmak, telgrafın tellerine konan kuş olmak, Flash TV de halay mendili olmak istiyorum.

17 Mayıs 2013 Cuma

Sizinde herşeyden sıkıldığınız, ağlamak istediğiniz ama ağlayamadığınız ölmek istediğiniz fakat hala istemeden de olsa soluk alıp verdiğiniz oluyor mu? Benim oluyor. Hatta o kadar çok oluyor ki adeta bir hobim, adeta bir rutin işim haline geldi. Mutsuzluk, yanlızlık, yalanlar, yalanlarımız... Yalan kötü birşeyse neden söylüyor insanlar? Daha kötü olacağını bilmiyorlar mı? Bilmiyor muyuz? Onlarca yalanı hayatımızı iyileştirsin diye, yeşillendirsin diye söylememize rağmen kötü. Peki hiçbir art niyet beslemeden, bu amaçla söylediğimiz halde neden yalan kötü? En kötüsü de insanın kendine söylediği yalanlar. İnanmış gibi yapıyorsun, aslında gerçek olmadığını sende biliyorsun. Daha iyi hissedeceğim umuduyla her gün kendine birsürü yalan söylüyorsun. Belkide kendini avutuyorsun  mutlu olmaya çalışıyorsun. Neden hala mutlu değilim? Kendime onlarca yalan söylediğim ve inanmış gibi yaptığım halde neden mutlu olamıyorum? Neden hala yaşıyorum? Bu küçük yaşımda yaşayabileceğim herşeyi yaşadığım halde neden yitip gitmiyorum? Hayat devam ediyor. Peki benim sürem ne zaman dolacak,  ne zaman yitip gideceğim? Bu satırları yazabiliyorsam, hala yaşıyorum demektir. Okuyorsanız sizde yaşıyorsunuz. Yaşıyoruz. Herşeye rağmen, onlarca acıya rağmen yaşıyoruz. Ben yaşamak istemiyorum. Siz hiç yolunuzu, hayatınızı, güvendiklerinizi kaybettiniz mi? Onlar olmayınca yaşamanın bir anlamı da kalmıyor işte.